November 15th, 2011
[Flash 9 is required to listen to audio.]
bazen, keşke “tanrı” ben olsaydım da bir kulum bana bu şekilde “EFENDİM” diye yalvarsaydı diye düşünürüm. yerine getirmeyeceğim dileği olmazdı…
January 14th, 2011
aile kurmaca komplosu
Neden aile kurdurduklarını buldum koşun !
Bir gün yine ilkokulda öğrettikleri her şeyin doğrusunu düşünüyorum yine, birden 1. Ve 2. Sınıf kitaplarındaki “Aile” ile ilgili büyük metiyeler geldi gözümün önüne .

İşte aile kurumunun ,ki orada hebele hübele cik cik bik bik deyip tatlı tatlı anlatıyordu , ne kadar yüce bir yapı olduğunu , ailesi olmayan insanlara acımamız gerektiği gibi çok yüce ve temel bilgiler vardı .
Burda bir yanlışlık olması lazımdı , çünkü ilkokul da öğretiliyor ??
Simpsons ve family guy izliyorum ve aile kavramına oralarda çok da güzel göndermeler yapılıyor , elbette ki avantajları çok fazla ama neden ?

Sonra birden anladım olayı .
Devletler insanları aile kurmaya zorluyordu , çünkü devlete kontrol edebileceği , kendine bağlayabileceği fertler lazımdı .
İnsan bir birey olarak hayatına devam ettiğinde (ooo aile babasının birey olmadığını kastediyorr,yok canım sadece tek başınalıktan bahsediyorum) daha asi tavırlar takınabiliyor , bir anda işinden istifa edip , daha yararlı uğraşlara yönelebiliyor , kısacası toplum tarafından sevilen itaat kurallarına pek uymuyordu .
Buna devletin bişey yapması lazımdı , öyle bir buluş yapmalıydı ki , kendine oy verecek toplumu inşa etmeliydi , ama bunu teker teker bireyleri ikna ederek yapması çok uzun zaman alacaktı , hem de bu asi bireyler pek de kolay ikna olmayacaktı .
Sonunda onlara aile kurun dedi , onlar da kurdular , sonra aile babasına gel bizde çalış dedi , anaokulundan itibaren onun için eğitilmişti zaten başka şansı da yoktu , baba gitti ve çalıştı , artık çocukları da vardı , sigorta isimli buluş la devlet onları da kendine müşteri etmişti , ne işi bırakıp daha üretken bir hayat yaşayabilirdi artık ne de …
Ne olup bittiğini (her şey çok çabuk olup bitti zaten) pek anlayamayan baba, kendisine o cesur asi ego su yüksek “özgür” tavrının gençliğinde kaldığını , zaten büyük! Birisine bunların pek yakışmayacağını anlatacaktı.
Aile kurmak , dünyaya bir çocuk getirmek , hatta onu dünyaya yararlı işler yapacak şekilde büyütmek harika şeyler olmalı , ama bu dediklerimin farkında olmak da harika,insan evlense de yalnız bana göre hayatta , bu yalnızlığını bitirmiyor . O yüzden yapılması gereken baskıcı tutumlarla , hayatın zorluklarını aile fertlerinin sırtlarına dayamamalı , aile içindeki kişinin birey olduğunu kendine hatırlatmalı !
Hoççakal .
January 11th, 2011
Herkes olduğu gibi davranıyor ne güzel…
Açıktır ki bizi çevreleyen bu dünya güçlü bir şekilde yabancılaştırıcıdır. Ne siz ne de ben istediğimiz gibi giyinmiş, istediğimizi yemiyoruz, istediğimiz gibi seyahat etmiyoruz; aksine üzerimize sertçe düşen propaganda şeklindeki bir yabancılaşma aracılığıyla bizi mecbur eden ve etrafımızı saran dünyaya göre giyiniyoruz, yiyoruz, seyahat ediyoruz ve okuyoruz. En çok ilan edilen kitabı okuyoruz, iyi fotoğraflarla bir gazetede yayınlanan ve çok iyi “gidin, görün, kaçırmayın” dedikleri için bir filmi seyretmeye gidiyoruz. Bizi böyle taşıyorlar ve böylece bireysel taraf bu büyük Mamut’un ayakları altında eziliyor. Bu mevcut modern toplumdur, makine gibi bir toplumdur, neredeyse ne dinsel, ne felsefi, ne sosyal ne politik fikir sahibi olma imkânımızın olmadığı, bizi gün be gün ezen büyük bir hayvan gibidir. Dünyanın her yeri, şu veya bu şekilde bir yabancılaşmaya, bir baskıya maruzdur. Bir yanda olanlar şöyle söylüyor: “Şunlar baskı altında”, ve diğer yanda olanlar da şöyle söylüyor: “Hayır, baskı altında olanlar şunlardır.” Fakat gerçekte hepimiz baskı altındayız.
http://dergi.yeniyuksektepe.org.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=91:jorge-angel-livraga&catid=6:makaleler&Itemid=5
!!!!!!
January 3rd, 2011
Sofferman re-imagined Williams’ imposing music with an off-kilter second line-to-jazz/funk groove combination that completely turns the music on its head. The melodic lines are still intact but the slippery rhythmic ideas present a completely different interpretation of Williams’ theme. After the band parts ways with this popular theme, saxophonist Jerry Bergonzi and trumpeter Phil Grenadier let loose with a sonic assault on the senses. Both men trade brazen phrases, smack right into one another and steamroll over each other with abandon and glee. It isn’t un-tethered free jazz, but it is fairly free blowing over a steady rhythmic presence. Both men leave the listener drenched in their own soloing sweat and the return of the theme comes at just the right time. [via allboutjazz.com]
(via jazzchannel)
January 2nd, 2011
Ankara da Kış vs. İzmir de Yaz
Karşılaştırması pek zor , değerlendirmesi , ikisini de birbirinden ayıramam,onlar benim çocuklarım , tüm şarkılarımı seviyorum falan filan .
Önce Ankara da kışa bir bakayım bakayım .

Bu yol güzel yerlere gidiyor

Şirin mi şirin , masum mu masum evimizin önü,ağaçların kar karşısında saygı duruşuna geçmeleri çok hoşuma gitmişti sabah kalkınca,doğa ana ol demiş ve olmuş

Arkada bi sonsuz beyaz yok mu , var valla .

Eh benim Ankara da durum bu , bide izmir tatilcisi fotosuna bakalım .Yeşillik var işte deniz filan .


Şu ufku bi çekememişim yahu denize yetişecem diye …

Hah bu kadar , şimdi ben bunlara karşılıklı bakıp ,
hislerim (izmir) - hislerim (ankara)
hesabı yapınca 0 a pek yakın bir değer geliyor , bak bu fonksiyonun sonucu “ama Ankara da deniz yok ki?” olmuyo . O da Allah ın hikmeti , ne yaparsın .
January 1st, 2011
Neden ?

Neden Mr. Anderson ?
Neden buraya yazmayı seçtim ?
Neden blogun başlığı d minör?
Hem böyle bir ilk yazı mahiyetinde bunları anlatayım , olaylar nasıl yürüyor bi göreyim istedim. Hemde yılbaşı yorgunuyuz , biraz okuyayım biraz yazayım veee dinleneyim!
Burada özgür hissedeceğim , kendinle konuşuyor hissiyatı olacak , buralar hep benim babamın çünkü ! Kimseye hitap etmekle , kimsenin merak etmediği şeylere yanıt aramakla yükümlü değilim . Ne hoş bir his ?
Sevgili okurlara yönelik birşeyler yapmaya da lüzum yok,oh ne rahat .

Peki ya neden Mr. Anderson ?
Açıkçası matrix filmini çok severim ,orada anlatılan hikaye beni ilkokul 5. sınıfa giderken cezbetmişti , anlamak için üstüne gittiğimde felsefe ile tanıştım,Matrix felsefesi ile tanıştım ve filmin içeriğindeki tüm felsefik akımlar birden üstüme üstüme geldi..Sonradan çok sıkı dost olduk bu “boş konuşuyorlar bence yea ” bilimiyle.Bilimin altını çiziyorum çünkü anlamadıklarından,anlayamadıklaından felsefeyi bilim olarak görmüyorlarmış, felsefe de çok üzülmüş bu duruma demi :(
Neyse bir film insana daha neler katabilir ki , resmen ufuk açtı , çoğunun sallamadığı şeyler üzerinde düşünme şansı tanıdı bana .
Orada geçen bir diyalog beni çok etkilemişti , Ajan Smith kahramanımız Neo yu,namıdeğer Mr. Anderson ı sorguluyordu , bir gün herşeyin sona ereceğini,çabasının boşa olduğunu neden göremediğini , içinde yaşadığı ilüzyonu nasıl farkedemediğini soruyordu ,o konuşuyor , dinliyoruz .
—
http://www.youtube.com/watch?v=3YC7TMi0l68
-why, mr. anderson, why? why, why do you do it? why, why get up? why keep fighting?
do you believe you’re fighting for something? for more than your survival? can you tell me what it is? do you even know? is it freedom? or truth? perhaps peace? could it be for love? Illusions, mr. anderson. vagaries of perception. the temporary constructs of a feeble human intellect trying desperately to justify an existence that is without meaning or purpose. and all of them as artificial as the Matrix itself. although, only a human mind could invent something as insipid as love. you must be able to see it, Mr. Anderson. you must know it by now. you can’t win. It’s pointless to keep fighting. why, mr. Anderson, why? why do you persist?

—
Gördüğünüz gibi matrix biz insanları anlamıyor , kafamızdan uydurduğumuz aşk kelimesi için , neden ayakta kalmayı , savaşmayı seçtiğimizi anlamıyor . Yapay zekalar kendi kafasınının ürettiği , ürettiği yetmiyormuş gibi birde anlamlandıramadığı bir şey için savaşmaz değil mi ? Ne garip yaratıklarız biz , yapıyoruz işte .
Programlar yazıyoruz , yapay zekalar kuruyoruz (ki bu bilimin adı neural networks dür) , bunlar tamamen insan aklının işleyiş biçimini taklit ederek kurulmuş sistemler,fakat onları kuran bizler neden onlar kadar mantıklı hareket edemiyoruz değil mi ? Garip olduğumuzu söylemiştim .

Neyse gelelim Dminor e , buda dünyada bulunabilecek en kederli , kendisini duyan herkesi ağlatabilen bir akor . Oy ben ne hüzünlerin adamıyım babında değil de yalnızca onun bu yeteneğinden etkilendiğimden yazdım , sonuçta kederinde mutluluk veren bir yönü var ve aslında çoğumuz keder üzerinden mutlu olmayı ne kadar seviyoruz . Bakın nokta koydum çünkü o cümle noktayı hakediyor soru işaretlerini değil .
Beethoven bu durumu şöyle anlatmış :
http://www.youtube.com/watch?v=sE-sS_1JQZI
Bu akorda hayata dışardan bir bakış var , dışarıdan bakan bir göz hayatın kederli,anlamsız tavrını daha kolay görebiliyor çünkü . Gökyüzünde bir eviniz olduğunu düşünün ve aşşağıda karınca büyüklüğünde insanlar oradan oraya koşturuyor,yine Why Mr Anderson diyoruz aslında kendimize .
İşte Mozart tan Requiem :
http://www.youtube.com/watch?v=d88xIIRDI9U&feature=&p=56FE624085F5FE1B&index=0&playnext=1
Müzik bazı hisleri lafla anlatmaya çalışmaktan çok daha görkemli ve güzel , ne gerek var konuşmaya .
İlk postamı da böylece tamamlıyorum , hoşçakal kendime , görüşürüm .